Karabatak Söyleşisi (Eylül 2022)


 



"Yüksek Edebiyat, 'medeniyet" Kavramı İçinde Mümkün Olur"

 

Karabatak (İki aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi)
 64. sayı, Eylül-Ekim 2022'de yayımlanan söyleşi
Söyleşiyi yapan: Şafak Çelik

 

1.     Hocam, çocukluğunuzdan başlayalım müsaade ederseniz. Uşak’ta, imkânların kıt olduğu bir dönemde geçtiğini biliyoruz. Ama bunun yanında kütüphanesi olan yer ve kitaplara ulaşabildiğiniz bir dönem. Sizi kütüphaneye, kitaplara yönlendiren neydi? Aileniz, öğretmenleriniz, arkadaşlarınız nasıl karşılıyordu sizin ilginizi? O dönemde de dil, tarih, seyahatnameler gibi özel alanlara dair mi okurdunuz? Sizi o dönemde etkileyen, ileride okuyacaklarınızı işaret eden, okuma planınızı şekillendiren eserler nelerdi?

 


Bir çocuğun içine doğduğu dünya öncelikle tonlumun kültür unsurlarıyla donanmış oluyor. Bu donanım dilden oyunlara kadar her şeyi biçimlendiriyor. Bir de dış dünya var, o dünya ile olan bağlantınız sayesinde kültür varlığı olarak beşeriyetin bir unsuru oluyorsunuz. Benim ilk çocukluk yıllarımda dış dünyaya açılan pencereler, ulaşan yollar son derece sayılı ve sınırlıydı. Radyo, sinema, kitap ve gazete. Dedemin dinlediği ajans haberleri ve türküler, ailecek gidilen yazlık veya kışlık sinemadaki filmler bizim dış dünyaya açılan kapımızdı. Bunların dışında elbette günlük gazete ve ilçe kütüphanesi. Okuma sevgisinin kaynağı ilkokuldur diyebilirim. İlkokul öğretmenimizin yönlendirmesi etkili olmuş olmalı. Ne bulursak okurduk; masallar, çocuk hikâyeleri, Kemalettin Tuğcular elimizden eksik olmaz, dış dünya yolculuğumuzu bunlarla yapardık. Sonra çizgi romanlar... Teksas, Tommiksler ve elbette Sezgin Burak’ın Tarkan’ı... Asıl edebiyat dediğimiz şeyle muhtemelen Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri ile başladım. Her nasılsa elime geçen bu kitap bendeki ilk gerçek edebiyat zevkini oluşturmuştur diyebilirim. Hâlâ elimde durur ve okudukça eşsiz bir Türkçe zevki alırım.

 Sizin çalışmalarınızın iki alanda yoğunlaştığını görüyoruz. Dil ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi. Seyahatname, çok büyük bir coğrafyayı kültürel anlamda kapsıyor ve ele alıyor. Bu coğrafyada o dönem için dil farklılıkları çok mu? Dilin o dönemin toplum yaşamına etkisini görebiliyor muyuz Seyahatname’de? Ve tabii sonraki dönemlerde?

 

    Evliya Çelebi Seyahatnamesi eşsiz bir eserdir. Evliya Çelebi bir imparatorluk insanı ve içinde yaşadığı, kendini ait hissettiği imparatorluk, çağında en geniş coğrafyaya sahip devletlerden biri. Bizim bugünkü fiziki ve zihnî coğrafyamıza sığmayacak genişlik ve zenginlikte. Son yıllarda mülteci veya turist hareketliliği sebebiyle yabancı olanla daha sık temas eden Türkiye insanının ‘öteki’nden nasıl rahatsız olduğu görülüyor. Oysa seyahatnamenin bize anlattığı, gösterdiği dünyada diller, renkler, inançlar, kimlikler iç içe, yan yana yaşıyor, savaşsa bile çok yakın temas halinde bulunuyor. Elbette bu genişlikte ilk gözümüze çarpan şey ‘dil zenginliği’dir. Osmanlı İstanbul’u, dil ve kültürce dünyanın en zengin şehirlerinden biriydi. İstanbul’un türlü türlü insanı hem başka dilleri, hem Türkçenin farklı biçimlerini konuşmaktadır. Daha İstanbul’un dışına çıkar çıkmaz diyalektler karşımıza çıkmaya başlar. Bolu’da, Kayseri’de, Gördes’te, Edirne’de, Diyarbakır’da ..vs. Türkçenin farklı biçimleri konuşulmaktadır. Sonra Rumca, Ermenice, Arapça, Kürtçe, İtalyanca. Almanca, Bulgarca, Hırvatça, Boşnakça, Sırpça, Macarca, Süryanice, Farsça, İbranice... Evliya, gittiği her coğrafyadaki dil zenginliğini bize hissettirir ve tattırır. Ona göre bir seyyah, gittiği diyarın dilini az da olsa anlamalıdır. Ancak bütün dillerin üstünde, bütün farklı soydan insanları birleştiren, Türkçedir. Sultan Türkçe konuşur ve Türkçe yazar, eşkıya Türkçe ağlar, hamal Türkçe bağırır. Her kimliğin bir dili ve bu dilin bir fonksiyonu vardır, ama Türkçe bunları birbirine bağlayan biri ortak ve üst dildir. IV. Murad öldürülen musahibi için yazdığı varsağısında (Yola çıkıp giden dilber / Musa’m eğlendi gelmedi / Yoksa yolda yol mu şaştı / Musa’m eğlendi gelmedi) Türkçe ağladığı gibi, Bitlis hanı Abdal Han’da iktidar kavgasını Türkçe yapar, önemli eserleri Türkçeye tercüme ettirir. Devlet Türkçe yönetilir, ama ‘Türkçe bilmez Paşa’ da vardır. Turgutlu’nun (Manisa) bülbülleri bile Türkçe şakır, ama Kılıç Ali Paşa’nın Türkçesi epeyce kırık bir Türkçedir. Bu çok geniş coğrafyanın her yerinde Türkçe duyulsa da Batı Yunanistan’ın kimi küçük merkezlerinde “Müselmanca’yı pek bilmezler. Muğlalılar ‘şehrî’dirler, zira Farsça bilirler. Farsça bilmek, Sadi’yi Mevlana’yı okuyabilmek itibarlı bir niteliktir ve sizi şehirli yapar. Bulgar dağlarında eşkıya reisleri, Alman sınırlarındaki serhadliler hep Türkçe konuşmaktadır. Şarabı ‘gaza malıdır, helaldir’ diye içen ve sabah akşam kâfirle cenk eden Hırvat gaziler, bunun yanında, namazda Fatiha suresini Hırvatça okumaktadırlar. Yönetimde, ticarette, edebiyatta, hatta Müslümanlar için dini hayatta Türkçe ortak iletişim dili olma niteliğini birkaç yüzyıl daha sürdürdü. Bunun tepe noktası 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğidir diyebiliriz. Bu ‘Yenileşme Dönemi’nde merkezileşen, başta eğitim olmak üzere hayatın bir çok alanında varlığını daha çok hissettiren Devlet, ihtiyacı olan ortak iletişim dili olarak tartışmasız Türkçeyi seçmiş, bu dilin geniş imparatorluk coğrafyasında her ferde öğretilebilmesi için düzenlemeler yapmıştı. Bu dönemde eğitim gören, devlet bürokrasisinde ve kültürel hayatta yer olan her ‘Osmanlı vatandaşı’ mutlaka Türkçe biliyordu. İmparatorluk dağılıp Türkiye bugünkü sınırlarına çekilince Türkçe de bu ‘halklararasılık’ fonksiyonunu kaybetti. Son yıllarda bilhassa tarihî coğrafyamızda Türkçe öğrenmeye bir yöneliş, ilgi varsa da, eski değerine ulaşabilmesi çok kolay değildir.

 

3.     Günümüzde seyahatnameleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüzde insanlar çeşitli geziler yapıyorlar ancak bunu sosyal medyada fotoğraf paylaşımıyla sınırlı bir şekilde kayıt altına alıyorlar. Gittikleri yerlerin kültürleri, yaşamları, dilleri ilgilerini çekmiyor. Aslında turistle seyyah arasındaki farka gelmek istiyorum. Seyahatin, gezmenin nasıl bir niteliği olmalı? Seyahatnameler sizce neden önemlidir?

 

    Günümüzde seyahat çok da seyahatname bir tür olarak yaşıyor diyebilir miyiz, çok emin değilim. ‘Günümüzde’den kastım son yirmi yıl olabilir. Seyahatnameler, bilinmeyeni bize anlatan, bir yanıyla gizemli ve heyecan dolu türlerdi. Okumak, biraz da bu ‘bilinmeyeni bilme’ heyecanıyla sürdürülen bir eylem değil midir? Şimdi bilhassa görsel kaynaklar, belgeseller, dijital medya bize dünyada ne olup bittiğini hemen anlatıyor. Resimler, başkalarının yorumları, haritalar vs. Bu yüzden de seyahat, bir yeme içme, denize girme, kayak yapma, alışveriş etme, sonra bunları fotoğraflayıp kendi sosyal çevremizde alkış beklemeye, ego tatminine dönüştü. Evliya Çelebi, ‘bir fersah da olsa yolculuk cehennemden bir parçadır’, der. At üzerinde veya at arabasıyla, hanlarda, bazen tekkelerde vs., kimi zaman açıkta konaklayarak, karın, yağmurun, soğuğun, sıcağın bin bir zahmetine katlanarak, eşkıyadan korkarak, derelerden tepelerden, aşılması güç dağlardan, ıssız vadilerden, azgın sulardan geçerek seyahat eden ile uçağa binip bütün bu engelleri bulutların arasından seyreden, en büyük heyecanı havadaki türbülansın yarattığı endişe olan, asgarisi dört yıldızlı otelde konaklayıp açık büfelerde karnını doyuranın izlenimi, birikimi, hatırası aynı mıdır? Günümüz yolculuklarında da elbette sıkıntılar olabilir, ama eski ile karşılaştırılamaz. Reşat Nuri’nin Anadolu Notları, 20. yüzyılın başında Anadolu’nun içindeki seyahat imkânını ve şartlarını görmek için iyi bir kaynaktır. Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiiri bile bize bu sıkıntıyı hissettiren küçük bir seyahatname gibidir. Ama bütün o sıkıntılarla birlikte tabiatın, hayatın içinde yolculuk edersiniz.

 

    Tabii, sizin sorunuz yolculuk değil yolculuk kitabı, yani seyahatname... Yazmak, apayrı bir kültür ve disiplin işi. Bunu başarabilen adam geçmişte de çok yoktu. Batı'da daha çoktur. Bizde, mesela 17. yüzyılda sadece Evliya Çelebi mi var seyahatname yazan. Elbette çeşitli vesile veya sebeplerle seyahat eden binlerce insan var. Bunların içerisinde yolculuğu yazıya döken sadece birkaç kişi. Evliya Çelebi, önce meşhur rüyasında, sonra bu rüyayı yorumlayan Kasımpaşa Mevlevihanesi postnişini Abdullah Dede’den, sonra da babasından seyahatlerini yazma konusunda tavsiye alıyor ve adeta bu yazma işini kutsal bir göreve dönüştürüyor. Seyahatname yazdığınız zaman bunun bir de alıcısının olması lâzım. Sizin zihni bir hazırlığınız olacak, bilinmeyeni okuyucuyla paylaşacaksınız. Söylediğimiz gibi, günümüz insanı herhangi bir yerle ilgili dijital kaynaklardan birçok bilgiye, resme ulaşabiliyor. Günümüzde seyyah sanırım çok az, sizin de ifade ettiğiniz gibi, turist ise pek çok. Gittiği yerin halkıyla temas etmeden, azıcık çilesini çekmeden, önceden belirlenmiş tur rotalarından rehberin anlattığıyla yetinip geçici zihin tokluklarıyla dolu, bol bol fotoğraf çekip çektirip sonra bunların ne olduğunu unutan bir ‘turist’ zaten yazmasa daha iyi olur. Cenap Şahabeddin, Hac Yolculuğu isimli seyahatnamesinde İskenderiye’yi anlatırken “akşama kadar şehri gezdim, şimdi bir ta’b-ı adalî içinde müşahedâtımı yazacağım” diye söze başlar. Akşama kadar gezen, yorulan bir şair, büyük bir yorgunluk içindeyken oturup notlarını yazmaya başlıyor. Seyyah, bir entelektüeldir. Zihinsel ve kültürel donanımla seyahat eder, merak eder, görür, konuşur, temas eder ve onu kendi birikiminin içinden süzerek yazar. Bu anlamda seyahatnameler beşeri kültürün taşınmasında büyük bir rol oynamıştır. Bizim Batı medeniyetini öğrenmemiz bu seyahatnamelerle başladığı gibi Batı’nın da Doğu’yu öğrenmesi böyle olmuştur.

    Günümüzde herkes ‘okumuş’ çok; entelektüelliğin ise toplumda bir karşılığı yok. Bilen ve yorumlayıp düşünce üreten entelektüel tipi sanırım yavaş yavaş kayboluyor. Her şey hakkında fikri olan, her şeyi konuşabilen okumuş tipi daha çok ilgi görüyor. Böylece birçok edebi tür gibi seyahatname de yavaş yavaş unutulan bir yazı türüne dönüşüyor.

 

4.     Dil toplumları birleştirmede, ortak kültür ve bilinç oluşturmada çok önemli hayatî bir rol üstleniyor. Bir toplumu tanımlarken ilk aklımıza gelen konuştukları dil. Topluluğun millet olabilmesi için de şart unsur olarak ortak dili görüyoruz. Bu anlamda cumhuriyet dönemi dil çalışmaları için neler söyleyebiliriz? Bu çalışmalarını nasıl anlamalıyız?

 

    Cumhuriyet dönemi kültür politikaları aslında bir bütündür. İmparatorluğun parçalanıp dağılması ve Türkiye’nin bugünkü sınırlarına çekilmesi biraz da bu politikaları zorunlu hâle getirmiştir. Devletin kimliği ne olacak? Nasıl bir vatandaş tipi olacak? Devletin istikameti ne olacak? Birinci Dünya Savaşında sonra Kraliçe’ninki hariç, bütün imparatorluklar yıkılmış. Milli devletler kurulmuş. Yapılabildiği kadar etnik temizlik yapılmış. Bizde de Cumhuriyet öncesi ve sonrası etnik temizlikler yapılmış, ancak bakıldığında oluşan nüfus yine de homojen değil. İmparatorluk bakiyesi, göç ve mübadeleyle gelen farklı dillerin tek kimlik altında toplanması gerekiyor. Bu, ‘Türk’tür. Mesele, Türk’ü tarif etmek. Kimdir Türk? Bazen etnik bir köken gibi, bazen Müslümanlık gibi, bazen sadece dil gibi görünse de Cumhuriyet’in temel yaklaşımı ‘vatandaşlık’ olarak ortaya çıkar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ‘Türk’tür. Zaten Devlet laik’tir, yani din meselesine bakmaz. Böylece dinî inancı ne olursa olsun herkese Türk diyebiliriz. Geriye dil kalıyor. Yaygın eğitim kurumları eliyle Türkçeyi sınırlarımız içinde herkese öğretirsek, diğer dilleri de yok sayarsak bu işi halledebiliriz, diye düşünülüyor. "Vatandaş, Türkçe konuş!" hareketi aslında bu politikanın bir yansıması.[1] Devletin resmî dili Cumhuriyet öncesinde de zaten Türkçe idi. Böylece hepsine ‘Türk’ denilen, hepsi ‘Türkçe’ konuşan bir insan tipi yaratıldı. Bir özelliği daha var bu insan tipinin. Bu belki diğerlerinden daha önemli: Bu, ‘seküler’ insandır. Devletin laik olması, hem bu vatandaş homojenliğini sağlayacak hem de yöneldiğimiz Avrupa kültürüne adaptasyonu mümkün kılacak. Bunun için yazının Latinleştirilmesi ve arkasından daha da korkuncu ‘dilin tasfiyesi’ süreci başlatılır. Dil tasfiyesi, yani arılaştırma, saflaştırma. Bu da çok öncesinde başlamış bir süreç aslında. Modern devletin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirebilmek, yani eğitimi yaygınlaştırmak, devlet ile halkın iletişimini kolaylaştırmak için üst dil ile alt dil arasındaki makasın kapanması aydınların neredeyse görüş birliğine vardıkları bir husustu. İleri derece dil tasfiyesi ise, İslâmi kültürden olabildiğince uzaklaşmış, laik bir zihniyetle ve Batı-Eski Yunan klasikleriyle yetişmiş, yönü Batıya dönük bir insan tipi yetiştirmenin yolu olarak görüldü. Yeni nesiller eski metinleri okuyamasın, anlayamasın, biz zaten yeni bir Dünyaya yöneliyoruz, diyen bir anlayış dil meselesini böyle ele aldı, devrimlerin tutması olarak yorumladı.[2] Bu amaca da büyük ölçüde ulaşılmıştır: Günümüz okumuşu artık kendi kültürel birikimine ait metinleri okuyamıyor veya anlayamıyor.

 


Gönen''de Türkçe dışında dil kullanımını yasaklayan Belediye kararı Cumhuriyet gazetesi 21 Mayıs 1936 nüshası s. 6'da haberleştirilmiştir (https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/cumhuriyet//cumhuriyet_1936/cumhuriyet_1936_mayis_/cumhuriyet_1936_mayis_21_.pdf ) Ayrıca bk. Wikipedia.org: https://tr.wikipedia.org/wiki/Vatanda%C5%9F_T%C3%BCrk%C3%A7e_konu%C5%9F!#:~:text=%22Vatanda%C5%9F%2C%20T%C3%BCrk%C3%A7e%20konu%C5%9F!%22,engellemeyi%20ama%C3%A7layan%20h%C3%BCk%C3%BBmet%20destekli%20kampanya. 

5.     “Dil inkılabı”nın 90. yılı bu yıl. Dili sadeleştirme, öz Türkçe, arı dil önermelerinin toplumda karşılığı nasıl oldu? Yabancı kökenli kelimelerin olmadığı, diğer dillerle geçişkenliğin olmadığı bir dil mümkün mü? Bir de öncesindeki “Harf İnkılabı”nın nasıl bir etkisi olduğunu sormak isteriz. Hem dilin sadeleştirilmesi hem de toplumda bulduğu karşılığın mahiyeti hususunda?

 

    Harf İnkılabından başlayalım. Yenileşme Döneminde, yani Tanzimat sonrasında Devlet’in temel politikası geri kalmışlığın önüne geçmek ve her alanda Batılı devletlerin, toplumların seviyesini yakalamaktı. Entelektüel faaliyetlerimiz ve bu doğrultuda Devlet’in attığı adımlar hep bu amaca yönelik olmuştur. Burada en önemli alan eğitim olarak görülmüş ve çok esaslı adımlar atılmıştır. Tabii, eğitim süreçlerinin yenileştirilmesi, hızlandırılması ve çeşitlendirilmesi elzemdi. Karşımıza çıkan ilk sorun ‘dil’ oldu: Okuma yazmanın kolaylaştırılması, eğitimin tektipleştirilmesi ve modern Devlet’in ihtiyaç duyduğu Türkçe bilen kadroların çok geniş bir coğrafya için yetiştirilmesi. Lakin elde Türkçe kitabı veya Türkçe ders kitapları yok. Arap yazısının Türkçenin yazılmasında müşkilat çıkardığı, öğrenim sürecini uzattığı umumiyetle Osmanlı aydınlarınca kabul görmüş, çözüm için çeşitli yollar önerilmiştir. Önerilen yollar arasında en uç noktada olanı Latin esaslı bir alfabenin kabulü idi. 1928’de atılan adım, bunu kesin olarak bir kanunla gerçekleştirmek oldu. Sadece kanunla kalsaydı, birçok örnekte olduğu gibi, kanun kadük olabilirdi. Lakin o günkü irade bunu sert ve hızlı bir şekilde uyguladı; zaten genişçe bir entelektüel ve bürokratik desteği de vardı. Burada bazı bürokratların ‘acarlık’ gösterip işi Arap yazılı her şeyi ortadan kaldırmaya, hatta kitabeleri ve mezar taşlarını bile yok etmeye vardırdıkları görülüyor. Halkın bir kısmı da yapılanı dinî metinlere yasaklama olarak algıladı. Böyle olaylar yaşandı.

    Özüne baksak, alfabe değişikliği esasen dilin yapısını büyük ölçüde etkilemez, etkisi sınırlı kalır, dilin okunup yazılmasında da hakikaten bir kolaylık sağlardı. Oysa geniş bir program çerçevesinde, diğer bütün reform hareketleri ve kültür politikalarıyla birlikte, bunun bir ilk adım olduğu söylenebilir. İkinci adım, ortaöğretimde Arapça ve Farsçanın müfredattan çıkarılması oldu. Bu hem Türkçedeki Arapça Farsça dilbilgisi unsurlarının ve kelimelerin öğrenilmesini engelledi, hem de bu dillerde yazılan metinlerle irtibatımızı kopardı. Arapça ve Farsçayı muhakkak bilen ve İslâm klasikleriyle, kanonlarıyla beslenen entelektüel zümre bu medeniyet kaynaklarından kopmaya başladı ve koptu. Bugün başta Kur’an olmak üzere hadis külliyatı, makamatlar, mesneviler, Sadiler, Şehnameler... yüzlercesi bizim için ‘bilinmeyen’ler arasındadır.

İlk Osmanlı komünist partisinin beyannamesi, yine ilk sosyalist dergimiz olan İştirak’te yayımlanmıştı. Bu beyannamenin başında prolog gibi konulmuş iki cümle vardır. Birincisi: “Ağniyanın malının kırkta biri fukaranın hakkıdır. Kelam-ı kadîm”, ikincisi “Beniâdem âzâ-yı yekdigerend”. Birincisi, Kur’an’daki zekât ibadetine işaret ediyor, zenginin malının kırkta biri fakirlerin hakkıdır; ikincisi ise Sadi-i Şirazî’den alıntı: İnsanoğlu birbirinin uzvudur, anlamında. Osmanlı komünistinin idrâki İslâm medeniyetini temel metinleriyle bağlantılı. Şimdiki komünistlerimizin pek çoğu, hepimiz gibi İslâm medeniyeti metinlerinden çok uzaktalar ve böyle bir referansları yok. Arzu edilen kopuş, uzaklaşma, yabancılaşma gerçekleşmiş ve biz medeniyet köklerimizle irtibatımızı kaybetmişizdir. İronik olan, emek sarf eden küçük bir azınlık dışında, İslâmcı veya muhafazakâr kesimlerde de durumun aynı olmasıdır.

    Üçüncü adım ise ‘dil devrimi’ adı verilen süreçtir. Dilde çok fazla yabancı unsur bulunduğunu öne sürüp bunları temizlemek, arı ve saf, böylece halk tarafından daha iyi anlaşılabilen, Batıdaki bilimsel gelişmelere ayak uydurabilen bir dile ulaşmak amacıyla böyle bir süreç başlatılmıştır. Elbette bunun fikrî temelleri de çok daha öncesinde atılmış, II. Abdülhamit dönemi matbuatında ve bilhassa 1908 sonrasında çokça tartışılmıştı. Devlet’in Cumhuriyet dönemindeki kültür politikaları bu adımın atılması için uygun ve hatta gerekli idi. Şöyle düşünmeli: Yeni bir medeniyete yelken açıyor, sınırları daraltılmış bir devlette bir ‘millî devlet’ kuruyor, tek bir kimlik ve dil aidiyeti olan; seküler, yani olabildiğince dine uzak bir toplum oluşturmaya çalışıyorsunuz; elbette onun dili de bu yeni şartlara uygun olmalı, içinde İslâm’a ait unsur olabildiğince azaltılmalı, kalan kavramların içi boşaltılmalı, sekülerleştirilmeli idi. Dil devrimi bu çemberi tamamlayan üçüncü adımdır. Esas bizi tarihi kaynak metinlerimizden ulaştıran bu vahşî süreç oldu. Zaman zaman hızı kesilse de Türkiye’nin Batıcı, laikçi entelektüel ve bürokratik kadroları bu politikayı sürdürdüler. Bugün tarihî kültür ve bilim mirasına çok yabancı, zaman zaman düşman, zihniyet olarak köksüzleşmiş, Batı medeniyetine de tam uyum sağlayamamış (Artık ten renginden midir; az da olsa hacıyağı kokusu gibi üzerimizde kalan hafif (light) müslümanlığımızdan mıdır? bilemiyorum) yarım yamalak bir okumuşlar ve bürokratlar zümresine, medeniyet aidiyeti bakımından böyle yarım yamalak bir beşerî sermayeye sahibiz.

 

6.     “Yüksek edebiyat için dilin yüzyıllar içinde işlenerek sanatçıya bu imkânı sunacağını” belirtiyorsunuz. Bu düşüncenizi genişletirsek felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda Türkçe çok yönlü imkânlar açısından yeterli mi? Günümüzde böyle imkânları sunuyor mu Türkçe?

 

    Ana hatlarıyla ifade etmeye çalıştığım sürecin sonunda bayağı hırpalanmış bir Türkçe var elimizde ve genel okumuş kitlesi neyin hırpalandığını veya kaybedildiğini de bilmiyor. Yapabiliyorsa Fransızca yahut İngilizce üzerinden entelektüel taleplerini karşılıyor ve kök medeniyetten daha çok uzaklaşıyor, daha çok Batılı ve dolayısıyla mutsuz oluyor. Çok geniş bir kitle ise neyi kaybettiğini pek bilemediği için bunun acısını çekmiyor, oraya ilgi de duymuyor. Batıyı tercümelerle okuyor ve bununla yetiniyor.

     Yüksek edebiyat, köklü ağaç gibidir. Kökünün derinde ve geniş yayılmış olması gerekir. Milli devlet anlayışından yüksek edebiyat doğacağı kanaatinde değilim. Yüksek edebiyat ‘medeniyet’ kavramı içinde mümkün olur ve mutlaka bütün metinler birbirine temas eder. Bir ağaç tek başına bir şey değildir. Geniş bir ekosistemin parçası olduğunda anlamlı, uzun ömürlü ve verimli olur. Felsefe, edebiyat veya bilim de böyledir. Bizim edebiyatımız ancak ‘dil’ itibariyle Türk edebiyatı olabilir. Zihniyet ve beslenme yolları açısından İslâm medeniyetinin bir unsuru iken bütün medeniyetin ortak kaynaklarından faydalanan, yorumlayan, yerli olan evrenselleştiren bir gücü vardı. En baştaki Kutadgu Bilig, Türk diliyle yazılmış evrensel mesajları olan bir yüksek edebiyat ürünüdür; hem Türk'tür, hem evrensel! En sondakilerden olan Elif Şafak’ın romanı ise, Mevlana’dan da bahsetse, yerli değildir ve yüksek edebiyat da değildir; evrensel hiç değildir!

     Türkçe ile ilişkilendirelim. Yaklaşık 100 yıllık bir yenileşme macerasından Türkçe birçok kayıpla çıksa da bunun kazanımları da olmuştur. Türkçe yapısal imkânları açısından bir şey kaybetmiş değildir; geçmişte ihmal edilen birçok husus, bilhassa halk dilinden yararlanma, Türkçenin kendi imkânlarından yararlanma gibi kazanımlar önemlidir. Buradan yeni bir bilim ve kültür dili, yüksek bir edebiyat dili yaratmak, bugünün entelektüelinin vazifesidir. Öncelikle zihniyet ve medeniyet olarak nerede duracağımıza karar vermek, bunun gereğini yapmak, bunun sonucu olarak üretmek gerekiyor. Yol uzun, işimiz çok hâsılı.

 

7.     Dilin sağladığı imkânları kullanmak açısından günümüz edebiyatını, felsefesini nasıl görüyorsunuz?

 

    Günümüzde yaygınlaşan sosyal medya iletişimi olmadan önce bu soruyu sorsaydınız, iyi bir yolda olduğumuzu, akan suyun kendi yatağını bulacağını söyleyebilirdim. Şimdi felsefe ve edebiyat söz konusu âleme doğru kaydığını görünce ye’se kapılıyorum. Umarım geçici bir durum olur; yine dergiler sıcak sıcak çıkar ve ruhumuzu ısıtır; makaleler, eleştiriler ciddi tartışmalar doğurur; şarkıcılar, topçular, fenomenler değil de şairler, felsefeciler, bilim adamları gündemi oluşturur.

 

8.     Gelişen teknoloji, bilimde yapılan keşifler pek çok yeni kavram getiriyor ve dolayısıyla yaşam şeklimizi de değiştiriyor. Bu da yeni bir ifade tarzı gerektiriyor. Örneğin postmodern anlatılar dilin kurallarını, kullanım biçimlerini, imlayı belli bir oranda bozuyor ya da yok sayıyor. Bu bozulmanın bir amaca yönelik olduğu aşikâr. Yeni bir anlam ya da ifade alanı yaratmak ve sanatlı bir metin ortaya çıkarmak için yapılan çalışmalar. Bir başka örnek de şiirin matbu olmasının şiirin söyleyiş imkânlarını daralttığı yönünde olan görüşler. Şiir matbu olduktan sonra dilbilgisi kurallarına bağlılığı doğdu şeklinde. Bu yüzden onlar da kuralları göz ardı edebiliyorlar. Bu tip bozulmalar, bilinçli bozmalar bir yenilik doğurur mu?

 

    Yazı muhafazakârdır. İnsanlar, ilâhî emre muhatap olduklarından beri konuşuyorlar, yani bir dile sahipler. Dil esasen sesten veya yazıdan bağımsız bir şey, ancak onun iletimini doğal olarak sesle yaptığımız için dil deyince aklımıza gelen esasen ‘konuşma dili’dir. Dilbilimi de buna böyle bakar. Yazı çok yeni bir şey. Hele yaygınlık kazanması çok daha yeni. Asıl yayılma ‘kağıt’ın yaygınlaşmasından sonra. Bugünkü durum ise 19. yüzyıl sonrası ile ilgili. Konuşma dili hızlı değişen, dış etkilere daha açık bir sistem. Yazı onu âdeta kafese sokuyor, zabturabt altına alıyor, sonra o kafese ‘dilbilgisi’ diyor, onu kutsallaştırıyor. Oysa ‘dilbilgisi’ diye bir şey yok! Yani benim, sizin ve onların Türkçesi hep bana, size ve onlara özgü. Bu yüzden aynı olguyu anlatırken ben, sen ve o başka kelimelerle, farklı seslerle, farklı vurgularla anlatıyoruz. Dilbilgisi dediğimiz, bir bilim adamının gözlemleri ve sınıflandırmalarından ibaret. Gel-mek fiilinin şimdiki zamanı dilbilgisinde geliyorum’dur. Ben ilkokula kadar hiç geliyorum demedim, hep geliyon dedim. Siz geliyom, geliyen, gelirem, gelîn, hatta celeyrum... demiş olabilirsiniz. Bana dilbilgisel şekil olarak geliyorum öğretildi, hâlâ günlük konuşmada geliyom, geliyon vs. diyoruz. Hatta geliyorum şimdiki zaman mıdır, geniş zaman mıdır, gelecek zaman mıdır? Dilbilgisi nedir? Böyle belirsiz bir şey. Bilim adamları, kurallar tespit edebilir, öğretebilir; bu, modern zamanların tek tip insan yetiştirme amacına çok uygun. Eski dilbilgisi kitapları daha çok dinî metinlerin doğru anlaşılmasını sağlamaya yönelikti sanırım. Şimdi sosyal medyada bildiğimiz imla ve dilbilgisi kurallarını hiçe sayan, takmayan bir yöneliş var. İletişim kurabiliyor muyuz? Elbette. Bir resim gönderiyorsunuz, sonra altına “Ben” yazıyorsunuz. Bu ne demek, birçok şey olabilir de, biz bunu “İşte ben de tıpkı böyleyim!” “Tıpkı ben!” gibi yorumluyoruz.

     Edebiyatta böyle bir yapıbozuculuğun kullanılması eskiden beri vardır. Neticede yazar (adı üstünde yazmak eylemiyle meşgul oluyor) yazı dediğimiz hapishaneden, kafesten çıkamasa da onun sınırlarını genişletmek, kendine yeni alanlar oluşturmak istiyor. Bazen imlayla oynamak, kelimeleri tersyüz etmek, anlamları bozmak veya değiştirmek gibi yollar kullanıyor. Sanatçı veya felsefeci normal, sıradan bir insan değil. Sıradan, vasat bir zekâ veya bedii zevk edebiyatı veya düşünceyi devam ettirebilir, geliştirmesi beklenmez. Vasat üstü, yani anormal olan var olanı değiştirip ona eklemeler yapabilir. Bir tür mutasyon belki. En hafifinden en sertine kadar değişiklikler felsefeyi, edebiyatı, toplumsal yaşamı ve medeniyeti ileri götürür.

     Dilin kendisine de böyle bakmak gerekir. Dilimiz bozuluyor, gençler Türkçeyi (veya dilleri her neyse onu) bilmiyorlar, yanlış kullanıyorlar! Bunlar doğru yaklaşım değil. Evrendeki ve hayattaki her şey değişerek geliyor. Değişme bozulma değildir ve dil değişir. Nitekim biz de Bilge Kağan atamızın, yahut Yunus Emre’nin Türkçesiyle konuşup yazmıyoruz.  

 

9.     Günlük konuşma dilinin değişimi, dijitalleşme, sosyal medya dili, emoji kullanımı varlıkları, kavramları, nesneleri algılayışımızda esaslı bir değişime sebep oluyor. Bunun neticesinde düşüncelerimiz de değişiyor. Bunun müspet sonuçları olduğu kadar menfi sonuçları olduğu da açık. Tanımlar, kavramlar ve algıdaki değişim kültüre, yaşama, ilişkilerimize kadar yansıyor. Alev Alatlı bir romanında bunu toplumsal afazi olarak tanımlamıştı. Siz buna katılır mısınız? Dildeki bu etkinin toplumsal bellek, hafıza ve ortak kültür üzerinde yıkıcı bir etkisi olabilir mi? Dilin değişimi dilin canlılığından geliyor ama onu, değişimin yıkıcı etkisinden korumak nasıl mümkün olabilir?

 

    Tabii, Alev Alatlı toplumsal afazi kavramını kullandığında sosyal medya oluşmamıştı. Onun toplumsal afazi dediği, yukarıda bahsettiğimiz süreçler sonucunda ifade kabiliyeti zayıflayan, klasik metinlerle irtibatı kopan bir toplumun dil durumunu tarif ediyor. Bu hastalığımız tedavi edilmiş değil ve tedavisi toplumsal ve bireysel olarak acı reçetelere, daha da önemlisi zamana ihtiyaç duyuyor. Sosyal medya dilindeki kısaltmalar, emojiler vs. bu mecrada iletişim için yeni yollar anlamına geliyor. Ben de aldığım bir mesaja cevap olarak memnuniyetimi, hoşnutluğumu ifade etmek için “sevindim, mutlu oldum, memnun oldum, mütehassis oldum...” vs. demek yerine bir gülen yüz emojisi gönderiyorum. Kısa ve hızlı. Bunu, o mecrada yapıyorum. Ama sosyal medya dilinin felsefeci, bilim adamı, şair ve edebiyatçı için son derece daraltıcı, fakirleştirici olacağını düşünüyorum. Sürekli sosyal medyada olan bir adam felsefi bir metin, şiir yahut hikâye yazarken aynı kısır ifade biçiminin içine düşmeyecek mi? Tabii, bütün dünyada gelecek nesiller böyle bir anlatma ve anlama pratiği içerisinde yetişir ve artık mecazlarla yüklü, uzun cümlelerden oluşan, sıfatlarla, zarflarla, göndermelerle bezeli bir dili yorucu bulur ve zamanla anlamaz hâle gelirlerse bizim felsefe ve yüksek edebiyat dediğimiz şeyi kim üretir, kimin için üretir? Bu felsefe, edebiyat gibi ürünler müşterisiz metaya dönüşür, Hitit tabletlerinden farkı kalmaz.

 

    Dil öğretimi konusunda ülkemiz eğitim sistemini nasıl görüyorsunuz? Yabancı dil eğitimi hepimizin malumu. Bunun yanında sınava yönelik, ezberci, yaşayan edebiyattan uzak bir yapıda anadilin öğretilmesi hususunda da nerede görüyorsunuz dil eğitimini?

 

    Devletin yaptığı dil öğretimi, doğal olarak, standart kabul edilmiş, edebî dil de denilen, kuralları kimi zaman birkaç yüzyıl öncesinde belirlenmiş; konuşma dilinden, bazen anlaşmayı zorlaştıracak kadar uzaklaşmış, bir dilin öğretilmesi işidir. Böylece aynı dilin farklı biçimlerini konuşan bireyler, uzun bir öğrenim sürecinde ortak edebi dili veya bizim standart dil dediğimiz biçimi yazmayı ve konuşmayı öğrenirler. Bu ortak toplumsal kimlik için gerekli görülür. Bizim eğitim sistemimiz bu dili hakkıyla öğretebiliyor mu? Benim cevabım, hayır! Öğretemiyoruz, dil bilinci, dil zevki, dil zenginliği kazandıramıyoruz. Edebi dil dediğimiz dil, konuşma dilinden daha geniş, daha derin, daha karmaşıktır. Bu dille felsefe, edebiyat ve bilim yaparız. Öğrenci daha ana okulu seviyesinden bu dilin kuralları ve imkânlarıyla karşılaşır, soyuttan somuta, düz anlamdan mecaza, terimlere açılır. Bunu yapabilmek için de metinle karşılaşması, okuması, yazması, dilin imkanlarıyla tanışması, kendini bu imkanları kullanma yolunda geliştirmesi gerekir. Ne yazık ki, bizde çok uzun yıllardır sürdürülen çoktan seçmeli sınav sistemi eğitimin bütün süreçlerine hâkim oldu, metin okuma, metni yorumlama, sonra da metin üretme, yazılı veya sözlü olarak kendini ifade etme egzersizleri yapmadan, yapamadan, müfredat gereği bazı dilbilgisi kurallarını ezberleyip, ki onlar da dershane muallimleri tarafından hap haline getirilmiştir, fıstıkçı şahap gibi, böylece onu entelektüel hayata sokacak, kendinden önce üretilmiş metinleri anlamasını sağlayacak ve yeni bilim veya edebiyat eserleri üretmesine yetecek bir dil donanımına sahip olmadan liseyi bitiriyor, üniversiteye giriyor. Bugün üniversiteye başlayan gençlerin dil seviyesi, benim kendi gözlemim, acınacak seviyededir. Bu seviye ancak sosyal medya iletişimine yetiyor. Bu yüzden lise mezunu bir gencin söz dağarcığı Batılı yaşıtlarına göre çok fakir, okuma hızı neredeyse yarı yarıya düşük. Demem o ki, ana dil öğretiminde durumumuz içler acısı.

    Peki yabancı dil öğretebiliyor muyuz? Bu konunun uzmanı değilim. Ancak gözlemim, çok iyi okullarda ve destek eğitimlerle bu işi başaranlar dışında çok geniş bir kitle bu konuda da başarısız. Motivasyon, yeterli öğretmen ve eğitim materyali yetersiz. Büyük şehirlerde nispeten iyi okullar olsa da başarı genelleştirilememiş. Yabancı dile maruz kalma süresi çok düşük. Yine de, bilhassa büyük şehirlerde bazı okullarda ve maddi imkânı olan ailelerde gençler, daha iyi bir gelecek endişesiyle, yabancı dil edinebiliyorlar.

 

11.  Hazırladığınız ve yayımlanan bir Yunus Emre seçkisi var. Yunus Emre Divanından Seçmeler. Yunus Emre’nin Türkçe için karşılığı nedir? Bir söyleşinizde “Anadolu’ya yerleşen ilk Türklerin edebiyat, felsefe yapmakta zorlandıklarını” belirtiyorsunuz. Bu zorluk nedir?

 

Temel zorluk, Anadolu’ya yerleşen Türk gruplarının, yani Oğuzların, Anadolu öncesinde gelişmiş bir yazı dilleri olmamasıydı. Türklerin İslâm öncesindeki, yani Göktürk ve Eski Uygur dönemindeki yazı dillerini biliyoruz; gelişkin, işlek bir dil. İslâm dairesine girdikten sonra Eski Türkçe dediğimiz bu yazı dilinin devamı niteliğinde olan Karahanlı dönemi Türkçesiyle başta Kutadgu Bilig olmak üzere önemli eserler ortaya konulmuştur. Anadolu’ya yerleşen Oğuzlar ise kendi lehçelerini yazı dili olarak kullanmamışlardı. Bunu büyük ölçüde konargöçer yaşama tarzına bağlayabiliriz. Oğuzların bu özelliği sadece Anadolu’da değil, Ön Asya’da da böyle. Yazılı dil geleneği bu konargöçer unsurlarda gelişmediği için Selçuklu’da devlet dili, bilim dili ve edebiyat dili Arapça ve Farsça oldu. Aynı kültürel statüko Anadolu’da da  sürdü. Ne zaman ki Moğol baskısıyla Selçuklu’nun yönetim ve kültür statükosu yıkıldı, hâkimiyet Türk beyliklerine geçti; Türkçe, yani Oğuzların Türkçesi kendine bir alan ve destek buldu. Halka telkinde bulunmak isteyen dinî akımların da demografik durumdan dolayı Türkçeyi tercih etmesiyle Anadolu Türk aydınları da yavaş yavaş Türkçeye dönmeye başladılar. Yunus Emre bunların başında gelir ve belki en etkilisidir. Elimizdeki en eski bütünlüklü metinlerin şairi olduğu, üslûbu ve içeriğiyle tesirini yüzyıllar boyunca sürdürdüğü için Yunus Emre’yi Türkçenin gelişimi açısından önemsiyoruz. Onun edebiyat açısından, tasavvuf açısından  değeri ayrı bir bahistir.

     Bu ilk dönemde Anadolu’da Türkçe felsefe, bilim ve edebiyat yapılmamıştır. Kaynaklardaki notlar ve elimize erken döneme ait Türkçe metin geçmemesi, bunu gösteriyor. Ana dili Türkçe olanlar bu alanlarda Arapça ve Farsça eser vermişlerdir. Dediğim gibi, Oğuzların Türkçesi, muhtemelen 13. yüzyılın son çeyreğinden itibaren entelektüel faaliyetlere araç olabilmiş, başlangıçtaki ürkeklik ve utangaçlıktan hızla sıyrılarak 14. yüzyılın sonunda oldukça işlek bir yazı dili seviyesine ulaşabilmiştir. Bu yazı dili İslam bilim ve kültürünün taşıyıcısı olarak gelişmiş, zaten yüksek bir seviyeye erişmiş olan tür ve biçim zenginliğini, terminolojiyi de benimsemiştir. Bu süreçte hayıflanmamız gereken hususlar da vardır: Niçin kendimize özgün biçimleri, türleri ve ifade kalıplarını bu yüksek dile ve kültüre adapte edemedik?


    Türkçenin günümüzdeki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkçeyi nasıl bir gelecek bekliyor?

 

    Türk aydını 150 yılı aşkın bir süredir yoğun olarak dil konusunu, Türkçe konusunu tartışıyor. Başlangıçta Türkçenin yazımı, alfabe sorunuyla birlikte tartışılırken, bir adım sonra dildeki yabancı unsurlar ve sadeleşme konusu tartışılmaya başlandı. Cumhuriyet döneminde alfabe sorunu bir kanunla çözüldüyse de imla konusu daha uzun yıllar şöyle veya böyle tartışıldı. 1980 sonrasında da imla tartışmalarının alevlendiği bir dönem olmuştur. 1930’lar sonrası dil devrimi, güneş-dil teorisi ve tabii olarak dilde sadeleşmenin ötesinde, dilde özleşme tartışmaları konuşuldu. Yeni üretilen kelimelerin yapısı, dile uyup uymadığı çokça tartışıldı. 1990’lar da ise dile giren yabancı (bilhassa Batı kaynaklı, İngilizce) kelimelerin sıklığı tartışıldı, kitaplar yazıldı, dilin kirlendiği, bozulduğu öne sürüldü. Bu son iddia birçok farklı kesim tarafından dile getirildi. Genç kuşakların bozuk bir Türkçeyle konuştuğu, dilin elden gittiği iddia edildi. Ahh’lı vahh’lı, off’lu, tüh’lü kitaplar yazıldı. Günümüze gelindiğinde, bütün bunların yanı sıra, sosyal medya dilini, mesajlaşma Türkçesini, dildeki yavanlaşmayı da konuşuyoruz. Bütün bunların ve başkalarının elbette toplumda bir karşılığı var, yani anılan bu alanların hepsinde ‘sıkıntı’ diyebileceğimiz bir durum var. ama bunların hiç biri günümüzde Türkçenin aslında en yaygın, en etkin dönemlerinden birini yaşadığını da unutturmamalı. Vaktiyle Âşık Paşa da  dâhil pek çok ilk dönem sanatçısının özür dileyerek, kaba bularak, sıkıntı çekerek yazdığı Türkçe, bugün yüzbinlerce dünya genci tarafından öğreniliyor, uzak yakın, çok çeşitli coğrafyalarda gençlerin kariyer planlamalarında kendine yer buluyor. Şu anda Türkiye’de iki yüz bine yakın uluslararası öğrenci eğitim görüyor ve bunların kāhir ekseriyeti Türkçe öğreniyor. Kendi kültür havzamızda Türkçe popüler ve etkili dillerden biri. Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde Türkçe ortak bir iletişim dili gibi yaygınlık ve etkinlik kazanıyor. Roman, film ve diziler, ekonomik ve diplomatik etkinlikler Türkçenin dünya çapında önemini artırıyor. Balkanlarda ve başka coğrafyalarda Türkçe ortaöğretimde ikinci yabancı dil olarak öğretiliyor. Başta doğal kültür havzamız olmak üzere birçok yerde Türkçe bilen insanlarla karşılaşmak artık sık karşılaştığımız bir durum. Bunun yayında Türkiye’nin öncülüğüyle kurulan Türk Devletler Teşkilatı, Türksoy, Türk Akademisi gibi kuruluşlarda ortak iletişim dili Türkiye Türkçesidir. Ülkemizdeki basın yayın hayatının canlılığı, Türkçe kitap sayısı, internet ortamında Türkçe kaynak sayısı gibi hususlar Türkçenin canlılığını ve enerjisini gösteriyor. Elbette bu canlılık ve enerji, Türkçeyi konuşan toplumun enerjisinden başka bir şey değildir. Uzunca bir süredir olduğu gibi Türkçenin yazımındaki birkaç sorun, gençlerin dil yeterliği, dilimize giren yabancı kelimeler bizi rahatsız etmeye devam edecektir. İmla meselesi birkaç küçük düzenlemeyle çözümlenebilir. İyi bir eğitim, gençlerin Türkçe başarısını yukarılara taşıyacaktır.

    Yabancı kelimelere bakışımız ise 1930’lar sonrasının tasfiyeci anlayışından kurtulmak zorundadır. Kültürel temaslar, dillerde etkileşimlere yol acar. Yabancı kelimeler kültürel, ekonomik ve siyasi temasların sonucudur. Üretmediğiniz nesnenin, kavramın adını da alırsınız. Böyle olmayan bir dil yoktur. Her kelimenin millî, her sözün yerli olması gerekmez. Hepimiz ortak bir beşeriyet kültürünün parçasıyız ve insanlık birbirinden bilgi alışverişiyle, nesne alışverişiyle gelişiyor. Özcülük, bir tür entelektüel hastalıktır. Arapçaya, Farsçaya karşı tasfiyecilik bir hastalıktı, İngilizceye, Fransızcaya karşı da öyledir. Kavramların ve nesnelerin adı dilinizde varsa onu kullanırsınız; yoksa ödünç alırsınız. Daha iyisi nesneyi ve kavramı kendiniz icat eder, adını da kendiniz verirsiniz. Kavram ve nesne üretimi konusunda henüz başlangıç seviyesindeyiz. Tarlada tahılı, fabrikada makinayı, Üniversitede bilimi ve felsefeyi daha verimli bir şekilde üretirsek bu ürünlere ad koyma konusunda dilimiz yeterli ve zengindir. Hatırlayalım: Oğuz geleneğinde önce bir genç kahramanlık eder, başarı kazanır, sonra Dede Korkut gelir ad verirdi. Yine böyledir. Üretirsek ad veririz. Hanım hey!



[1] Kübra Özdemir, Atatürk Döneminde Uygulanan 'Vatandaş Türkçe Konuş" Kampanyaları, 2021.https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/ET002991.pdf

[2] Suat Baydur, Dil ve Kültür, 1964, s. 108-110.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dilbilgisi Sorunları - 1 : Ek Yığılması ve 'Kendi' Zamiri Hakkında

Dilbilgisi Sorunları - İmla konuları

Sezai Karakoç'tan Masal