Karabatak Söyleşisi (Eylül 2022)
"Yüksek Edebiyat, 'medeniyet" Kavramı
İçinde Mümkün Olur"
Karabatak (İki aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi)
64. sayı, Eylül-Ekim 2022'de yayımlanan söyleşi
Söyleşiyi yapan: Şafak Çelik
1.
Hocam,
çocukluğunuzdan başlayalım müsaade ederseniz. Uşak’ta, imkânların kıt olduğu
bir dönemde geçtiğini biliyoruz. Ama bunun yanında kütüphanesi olan yer ve
kitaplara ulaşabildiğiniz bir dönem. Sizi kütüphaneye, kitaplara yönlendiren
neydi? Aileniz, öğretmenleriniz, arkadaşlarınız nasıl karşılıyordu sizin
ilginizi? O dönemde de dil, tarih, seyahatnameler gibi özel alanlara dair mi
okurdunuz? Sizi o dönemde etkileyen, ileride okuyacaklarınızı işaret eden,
okuma planınızı şekillendiren eserler nelerdi?
Bir çocuğun içine doğduğu dünya öncelikle tonlumun
kültür unsurlarıyla donanmış oluyor. Bu donanım dilden oyunlara kadar her şeyi
biçimlendiriyor. Bir de dış dünya var, o dünya ile olan bağlantınız sayesinde
kültür varlığı olarak beşeriyetin bir unsuru oluyorsunuz. Benim ilk çocukluk
yıllarımda dış dünyaya açılan pencereler, ulaşan yollar son derece sayılı ve
sınırlıydı. Radyo, sinema, kitap ve gazete. Dedemin dinlediği ajans haberleri
ve türküler, ailecek gidilen yazlık veya kışlık sinemadaki filmler bizim dış
dünyaya açılan kapımızdı. Bunların dışında elbette günlük gazete ve ilçe
kütüphanesi. Okuma sevgisinin kaynağı ilkokuldur diyebilirim. İlkokul
öğretmenimizin yönlendirmesi etkili olmuş olmalı. Ne bulursak okurduk; masallar,
çocuk hikâyeleri, Kemalettin Tuğcular elimizden eksik olmaz, dış dünya
yolculuğumuzu bunlarla yapardık. Sonra çizgi romanlar... Teksas, Tommiksler ve
elbette Sezgin Burak’ın Tarkan’ı... Asıl edebiyat dediğimiz şeyle muhtemelen
Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri ile başladım. Her nasılsa elime geçen
bu kitap bendeki ilk gerçek edebiyat zevkini oluşturmuştur diyebilirim. Hâlâ
elimde durur ve okudukça eşsiz bir Türkçe zevki alırım.Sizin çalışmalarınızın iki alanda yoğunlaştığını görüyoruz. Dil ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi. Seyahatname, çok büyük bir coğrafyayı kültürel anlamda kapsıyor ve ele alıyor. Bu coğrafyada o dönem için dil farklılıkları çok mu? Dilin o dönemin toplum yaşamına etkisini görebiliyor muyuz Seyahatname’de? Ve tabii sonraki dönemlerde?
Evliya Çelebi Seyahatnamesi eşsiz bir eserdir.
Evliya Çelebi bir imparatorluk insanı ve içinde yaşadığı, kendini ait
hissettiği imparatorluk, çağında en geniş coğrafyaya sahip devletlerden biri. Bizim
bugünkü fiziki ve zihnî coğrafyamıza sığmayacak genişlik ve zenginlikte. Son
yıllarda mülteci veya turist hareketliliği sebebiyle yabancı olanla daha sık
temas eden Türkiye insanının ‘öteki’nden nasıl rahatsız olduğu görülüyor. Oysa
seyahatnamenin bize anlattığı, gösterdiği dünyada diller, renkler, inançlar,
kimlikler iç içe, yan yana yaşıyor, savaşsa bile çok yakın temas halinde
bulunuyor. Elbette bu genişlikte ilk gözümüze çarpan şey ‘dil zenginliği’dir. Osmanlı
İstanbul’u, dil ve kültürce dünyanın en zengin şehirlerinden biriydi.
İstanbul’un türlü türlü insanı hem başka dilleri, hem Türkçenin farklı
biçimlerini konuşmaktadır. Daha İstanbul’un dışına çıkar çıkmaz diyalektler
karşımıza çıkmaya başlar. Bolu’da, Kayseri’de, Gördes’te, Edirne’de,
Diyarbakır’da ..vs. Türkçenin farklı biçimleri konuşulmaktadır. Sonra Rumca,
Ermenice, Arapça, Kürtçe, İtalyanca. Almanca, Bulgarca, Hırvatça, Boşnakça,
Sırpça, Macarca, Süryanice, Farsça, İbranice... Evliya, gittiği her
coğrafyadaki dil zenginliğini bize hissettirir ve tattırır. Ona göre bir
seyyah, gittiği diyarın dilini az da olsa anlamalıdır. Ancak bütün dillerin
üstünde, bütün farklı soydan insanları birleştiren, Türkçedir. Sultan Türkçe
konuşur ve Türkçe yazar, eşkıya Türkçe ağlar, hamal Türkçe bağırır. Her
kimliğin bir dili ve bu dilin bir fonksiyonu vardır, ama Türkçe bunları
birbirine bağlayan biri ortak ve üst dildir. IV. Murad öldürülen musahibi için
yazdığı varsağısında (Yola çıkıp giden dilber / Musa’m eğlendi gelmedi / Yoksa
yolda yol mu şaştı / Musa’m eğlendi gelmedi) Türkçe ağladığı gibi, Bitlis hanı
Abdal Han’da iktidar kavgasını Türkçe yapar, önemli eserleri Türkçeye tercüme
ettirir. Devlet Türkçe yönetilir, ama ‘Türkçe bilmez Paşa’ da vardır.
Turgutlu’nun (Manisa) bülbülleri bile Türkçe şakır, ama Kılıç Ali Paşa’nın
Türkçesi epeyce kırık bir Türkçedir. Bu çok geniş coğrafyanın her yerinde
Türkçe duyulsa da Batı Yunanistan’ın kimi küçük merkezlerinde “Müselmanca’yı
pek bilmezler. Muğlalılar ‘şehrî’dirler, zira Farsça bilirler. Farsça bilmek,
Sadi’yi Mevlana’yı okuyabilmek itibarlı bir niteliktir ve sizi şehirli yapar.
Bulgar dağlarında eşkıya reisleri, Alman sınırlarındaki serhadliler hep
Türkçe konuşmaktadır. Şarabı ‘gaza malıdır, helaldir’ diye içen ve sabah akşam
kâfirle cenk eden Hırvat gaziler, bunun yanında, namazda Fatiha suresini
Hırvatça okumaktadırlar. Yönetimde, ticarette, edebiyatta, hatta Müslümanlar
için dini hayatta Türkçe ortak iletişim dili olma niteliğini birkaç yüzyıl daha
sürdürdü. Bunun tepe noktası 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk
çeyreğidir diyebiliriz. Bu ‘Yenileşme Dönemi’nde merkezileşen, başta eğitim
olmak üzere hayatın bir çok alanında varlığını daha çok hissettiren Devlet,
ihtiyacı olan ortak iletişim dili olarak tartışmasız Türkçeyi seçmiş, bu dilin
geniş imparatorluk coğrafyasında her ferde öğretilebilmesi için düzenlemeler
yapmıştı. Bu dönemde eğitim gören, devlet bürokrasisinde ve kültürel hayatta
yer olan her ‘Osmanlı vatandaşı’ mutlaka Türkçe biliyordu. İmparatorluk dağılıp
Türkiye bugünkü sınırlarına çekilince Türkçe de bu ‘halklararasılık’
fonksiyonunu kaybetti. Son yıllarda bilhassa tarihî coğrafyamızda Türkçe
öğrenmeye bir yöneliş, ilgi varsa da, eski değerine ulaşabilmesi çok kolay
değildir.
3.
Günümüzde
seyahatnameleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüzde insanlar çeşitli geziler
yapıyorlar ancak bunu sosyal medyada fotoğraf paylaşımıyla sınırlı bir şekilde
kayıt altına alıyorlar. Gittikleri yerlerin kültürleri, yaşamları, dilleri
ilgilerini çekmiyor. Aslında turistle seyyah arasındaki farka gelmek istiyorum.
Seyahatin, gezmenin nasıl bir niteliği olmalı? Seyahatnameler sizce neden
önemlidir?
Günümüzde seyahat çok da seyahatname bir tür
olarak yaşıyor diyebilir miyiz, çok emin değilim. ‘Günümüzde’den kastım son
yirmi yıl olabilir. Seyahatnameler, bilinmeyeni bize anlatan, bir yanıyla
gizemli ve heyecan dolu türlerdi. Okumak, biraz da bu ‘bilinmeyeni bilme’
heyecanıyla sürdürülen bir eylem değil midir? Şimdi bilhassa görsel kaynaklar,
belgeseller, dijital medya bize dünyada ne olup bittiğini hemen anlatıyor.
Resimler, başkalarının yorumları, haritalar vs. Bu yüzden de seyahat, bir yeme
içme, denize girme, kayak yapma, alışveriş etme, sonra bunları fotoğraflayıp
kendi sosyal çevremizde alkış beklemeye, ego tatminine dönüştü. Evliya Çelebi,
‘bir fersah da olsa yolculuk cehennemden bir parçadır’, der. At üzerinde veya
at arabasıyla, hanlarda, bazen tekkelerde vs., kimi zaman açıkta konaklayarak,
karın, yağmurun, soğuğun, sıcağın bin bir zahmetine katlanarak, eşkıyadan
korkarak, derelerden tepelerden, aşılması güç dağlardan, ıssız vadilerden,
azgın sulardan geçerek seyahat eden ile uçağa binip bütün bu engelleri
bulutların arasından seyreden, en büyük heyecanı havadaki türbülansın yarattığı
endişe olan, asgarisi dört yıldızlı otelde konaklayıp açık büfelerde karnını
doyuranın izlenimi, birikimi, hatırası aynı mıdır? Günümüz yolculuklarında da
elbette sıkıntılar olabilir, ama eski ile karşılaştırılamaz. Reşat Nuri’nin Anadolu
Notları, 20. yüzyılın başında Anadolu’nun içindeki seyahat imkânını ve
şartlarını görmek için iyi bir kaynaktır. Faruk Nafiz’in Han Duvarları
şiiri bile bize bu sıkıntıyı hissettiren küçük bir seyahatname gibidir. Ama
bütün o sıkıntılarla birlikte tabiatın, hayatın içinde yolculuk edersiniz.
Tabii, sizin sorunuz yolculuk değil yolculuk
kitabı, yani seyahatname... Yazmak, apayrı bir kültür ve disiplin işi. Bunu
başarabilen adam geçmişte de çok yoktu. Batı'da daha çoktur. Bizde, mesela 17.
yüzyılda sadece Evliya Çelebi mi var seyahatname yazan. Elbette çeşitli vesile
veya sebeplerle seyahat eden binlerce insan var. Bunların içerisinde yolculuğu
yazıya döken sadece birkaç kişi. Evliya Çelebi, önce meşhur rüyasında, sonra bu
rüyayı yorumlayan Kasımpaşa Mevlevihanesi postnişini Abdullah Dede’den, sonra
da babasından seyahatlerini yazma konusunda tavsiye alıyor ve adeta bu yazma
işini kutsal bir göreve dönüştürüyor. Seyahatname yazdığınız zaman bunun bir de
alıcısının olması lâzım. Sizin zihni bir hazırlığınız olacak, bilinmeyeni
okuyucuyla paylaşacaksınız. Söylediğimiz gibi, günümüz insanı herhangi bir
yerle ilgili dijital kaynaklardan birçok bilgiye, resme ulaşabiliyor. Günümüzde
seyyah sanırım çok az, sizin de ifade ettiğiniz gibi, turist ise pek çok.
Gittiği yerin halkıyla temas etmeden, azıcık çilesini çekmeden, önceden
belirlenmiş tur rotalarından rehberin anlattığıyla yetinip geçici zihin
tokluklarıyla dolu, bol bol fotoğraf çekip çektirip sonra bunların ne olduğunu
unutan bir ‘turist’ zaten yazmasa daha iyi olur. Cenap Şahabeddin, Hac
Yolculuğu isimli seyahatnamesinde İskenderiye’yi anlatırken “akşama kadar
şehri gezdim, şimdi bir ta’b-ı adalî içinde müşahedâtımı yazacağım” diye söze
başlar. Akşama kadar gezen, yorulan bir şair, büyük bir yorgunluk içindeyken
oturup notlarını yazmaya başlıyor. Seyyah, bir entelektüeldir. Zihinsel ve
kültürel donanımla seyahat eder, merak eder, görür, konuşur, temas eder ve onu
kendi birikiminin içinden süzerek yazar. Bu anlamda seyahatnameler beşeri
kültürün taşınmasında büyük bir rol oynamıştır. Bizim Batı medeniyetini
öğrenmemiz bu seyahatnamelerle başladığı gibi Batı’nın da Doğu’yu öğrenmesi
böyle olmuştur.
Günümüzde herkes ‘okumuş’ çok; entelektüelliğin
ise toplumda bir karşılığı yok. Bilen ve yorumlayıp düşünce üreten entelektüel
tipi sanırım yavaş yavaş kayboluyor. Her şey hakkında fikri olan, her şeyi
konuşabilen okumuş tipi daha çok ilgi görüyor. Böylece birçok edebi tür gibi
seyahatname de yavaş yavaş unutulan bir yazı türüne dönüşüyor.
4.
Dil toplumları
birleştirmede, ortak kültür ve bilinç oluşturmada çok önemli hayatî bir rol
üstleniyor. Bir toplumu tanımlarken ilk aklımıza gelen konuştukları dil.
Topluluğun millet olabilmesi için de şart unsur olarak ortak dili görüyoruz. Bu
anlamda cumhuriyet dönemi dil çalışmaları için neler söyleyebiliriz? Bu
çalışmalarını nasıl anlamalıyız?
Cumhuriyet dönemi kültür politikaları aslında
bir bütündür. İmparatorluğun parçalanıp dağılması ve Türkiye’nin bugünkü
sınırlarına çekilmesi biraz da bu politikaları zorunlu hâle getirmiştir.
Devletin kimliği ne olacak? Nasıl bir vatandaş tipi olacak? Devletin istikameti
ne olacak? Birinci Dünya Savaşında sonra Kraliçe’ninki hariç, bütün
imparatorluklar yıkılmış. Milli devletler kurulmuş. Yapılabildiği kadar etnik
temizlik yapılmış. Bizde de Cumhuriyet öncesi ve sonrası etnik temizlikler
yapılmış, ancak bakıldığında oluşan nüfus yine de homojen değil. İmparatorluk
bakiyesi, göç ve mübadeleyle gelen farklı dillerin tek kimlik altında
toplanması gerekiyor. Bu, ‘Türk’tür. Mesele, Türk’ü tarif etmek. Kimdir Türk?
Bazen etnik bir köken gibi, bazen Müslümanlık gibi, bazen sadece dil gibi
görünse de Cumhuriyet’in temel yaklaşımı ‘vatandaşlık’ olarak ortaya çıkar.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ‘Türk’tür. Zaten Devlet laik’tir, yani din
meselesine bakmaz. Böylece dinî inancı ne olursa olsun herkese Türk
diyebiliriz. Geriye dil kalıyor. Yaygın eğitim kurumları eliyle Türkçeyi sınırlarımız
içinde herkese öğretirsek, diğer dilleri de yok sayarsak bu işi halledebiliriz,
diye düşünülüyor. "Vatandaş, Türkçe konuş!" hareketi aslında bu
politikanın bir yansıması.[1] Devletin
resmî dili Cumhuriyet öncesinde de zaten Türkçe idi. Böylece hepsine ‘Türk’
denilen, hepsi ‘Türkçe’ konuşan bir insan tipi yaratıldı. Bir özelliği daha var
bu insan tipinin. Bu belki diğerlerinden daha önemli: Bu, ‘seküler’ insandır.
Devletin laik olması, hem bu vatandaş homojenliğini sağlayacak hem de
yöneldiğimiz Avrupa kültürüne adaptasyonu mümkün kılacak. Bunun için yazının
Latinleştirilmesi ve arkasından daha da korkuncu ‘dilin tasfiyesi’ süreci
başlatılır. Dil tasfiyesi, yani arılaştırma, saflaştırma. Bu da çok öncesinde
başlamış bir süreç aslında. Modern devletin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirebilmek,
yani eğitimi yaygınlaştırmak, devlet ile halkın iletişimini kolaylaştırmak için
üst dil ile alt dil arasındaki makasın kapanması aydınların neredeyse görüş
birliğine vardıkları bir husustu. İleri derece dil tasfiyesi ise, İslâmi
kültürden olabildiğince uzaklaşmış, laik bir zihniyetle ve Batı-Eski Yunan
klasikleriyle yetişmiş, yönü Batıya dönük bir insan tipi yetiştirmenin yolu
olarak görüldü. Yeni nesiller eski metinleri okuyamasın, anlayamasın, biz zaten
yeni bir Dünyaya yöneliyoruz, diyen bir anlayış dil meselesini böyle ele aldı,
devrimlerin tutması olarak yorumladı.[2] Bu amaca
da büyük ölçüde ulaşılmıştır: Günümüz okumuşu artık kendi kültürel birikimine
ait metinleri okuyamıyor veya anlayamıyor.
5.
“Dil inkılabı”nın
90. yılı bu yıl. Dili sadeleştirme, öz Türkçe, arı dil önermelerinin toplumda
karşılığı nasıl oldu? Yabancı kökenli kelimelerin olmadığı, diğer dillerle geçişkenliğin
olmadığı bir dil mümkün mü? Bir de öncesindeki “Harf İnkılabı”nın nasıl bir
etkisi olduğunu sormak isteriz. Hem dilin sadeleştirilmesi hem de toplumda bulduğu
karşılığın mahiyeti hususunda?
Harf İnkılabından başlayalım. Yenileşme
Döneminde, yani Tanzimat sonrasında Devlet’in temel politikası geri kalmışlığın
önüne geçmek ve her alanda Batılı devletlerin, toplumların seviyesini
yakalamaktı. Entelektüel faaliyetlerimiz ve bu doğrultuda Devlet’in attığı
adımlar hep bu amaca yönelik olmuştur. Burada en önemli alan eğitim olarak
görülmüş ve çok esaslı adımlar atılmıştır. Tabii, eğitim süreçlerinin
yenileştirilmesi, hızlandırılması ve çeşitlendirilmesi elzemdi. Karşımıza çıkan
ilk sorun ‘dil’ oldu: Okuma yazmanın kolaylaştırılması, eğitimin
tektipleştirilmesi ve modern Devlet’in ihtiyaç duyduğu Türkçe bilen kadroların
çok geniş bir coğrafya için yetiştirilmesi. Lakin elde Türkçe kitabı veya
Türkçe ders kitapları yok. Arap yazısının Türkçenin yazılmasında müşkilat
çıkardığı, öğrenim sürecini uzattığı umumiyetle Osmanlı aydınlarınca kabul
görmüş, çözüm için çeşitli yollar önerilmiştir. Önerilen yollar arasında en uç
noktada olanı Latin esaslı bir alfabenin kabulü idi. 1928’de atılan adım, bunu
kesin olarak bir kanunla gerçekleştirmek oldu. Sadece kanunla kalsaydı, birçok
örnekte olduğu gibi, kanun kadük olabilirdi. Lakin o günkü irade bunu sert ve
hızlı bir şekilde uyguladı; zaten genişçe bir entelektüel ve bürokratik desteği
de vardı. Burada bazı bürokratların ‘acarlık’ gösterip işi Arap yazılı her şeyi
ortadan kaldırmaya, hatta kitabeleri ve mezar taşlarını bile yok etmeye vardırdıkları
görülüyor. Halkın bir kısmı da yapılanı dinî metinlere yasaklama olarak
algıladı. Böyle olaylar yaşandı.
Özüne baksak, alfabe değişikliği esasen dilin
yapısını büyük ölçüde etkilemez, etkisi sınırlı kalır, dilin okunup
yazılmasında da hakikaten bir kolaylık sağlardı. Oysa geniş bir program
çerçevesinde, diğer bütün reform hareketleri ve kültür politikalarıyla
birlikte, bunun bir ilk adım olduğu söylenebilir. İkinci adım, ortaöğretimde
Arapça ve Farsçanın müfredattan çıkarılması oldu. Bu hem Türkçedeki Arapça
Farsça dilbilgisi unsurlarının ve kelimelerin öğrenilmesini engelledi, hem de
bu dillerde yazılan metinlerle irtibatımızı kopardı. Arapça ve Farsçayı
muhakkak bilen ve İslâm klasikleriyle, kanonlarıyla beslenen entelektüel zümre
bu medeniyet kaynaklarından kopmaya başladı ve koptu. Bugün başta Kur’an olmak
üzere hadis külliyatı, makamatlar, mesneviler, Sadiler, Şehnameler...
yüzlercesi bizim için ‘bilinmeyen’ler arasındadır.
İlk Osmanlı komünist partisinin beyannamesi, yine
ilk sosyalist dergimiz olan İştirak’te yayımlanmıştı. Bu beyannamenin
başında prolog gibi konulmuş iki cümle vardır. Birincisi: “Ağniyanın
malının kırkta biri fukaranın hakkıdır. Kelam-ı kadîm”, ikincisi “Beniâdem
âzâ-yı yekdigerend”. Birincisi, Kur’an’daki zekât ibadetine işaret ediyor,
zenginin malının kırkta biri fakirlerin hakkıdır; ikincisi ise Sadi-i
Şirazî’den alıntı: İnsanoğlu birbirinin uzvudur, anlamında. Osmanlı
komünistinin idrâki İslâm medeniyetini temel metinleriyle bağlantılı. Şimdiki
komünistlerimizin pek çoğu, hepimiz gibi İslâm medeniyeti metinlerinden çok
uzaktalar ve böyle bir referansları yok. Arzu edilen kopuş, uzaklaşma,
yabancılaşma gerçekleşmiş ve biz medeniyet köklerimizle irtibatımızı
kaybetmişizdir. İronik olan, emek sarf eden küçük bir azınlık dışında, İslâmcı
veya muhafazakâr kesimlerde de durumun aynı olmasıdır.
Üçüncü adım ise ‘dil devrimi’ adı verilen süreçtir. Dilde çok fazla yabancı unsur bulunduğunu öne sürüp bunları temizlemek, arı ve saf, böylece halk tarafından daha iyi anlaşılabilen, Batıdaki bilimsel gelişmelere ayak uydurabilen bir dile ulaşmak amacıyla böyle bir süreç başlatılmıştır. Elbette bunun fikrî temelleri de çok daha öncesinde atılmış, II. Abdülhamit dönemi matbuatında ve bilhassa 1908 sonrasında çokça tartışılmıştı. Devlet’in Cumhuriyet dönemindeki kültür politikaları bu adımın atılması için uygun ve hatta gerekli idi. Şöyle düşünmeli: Yeni bir medeniyete yelken açıyor, sınırları daraltılmış bir devlette bir ‘millî devlet’ kuruyor, tek bir kimlik ve dil aidiyeti olan; seküler, yani olabildiğince dine uzak bir toplum oluşturmaya çalışıyorsunuz; elbette onun dili de bu yeni şartlara uygun olmalı, içinde İslâm’a ait unsur olabildiğince azaltılmalı, kalan kavramların içi boşaltılmalı, sekülerleştirilmeli idi. Dil devrimi bu çemberi tamamlayan üçüncü adımdır. Esas bizi tarihi kaynak metinlerimizden ulaştıran bu vahşî süreç oldu. Zaman zaman hızı kesilse de Türkiye’nin Batıcı, laikçi entelektüel ve bürokratik kadroları bu politikayı sürdürdüler. Bugün tarihî kültür ve bilim mirasına çok yabancı, zaman zaman düşman, zihniyet olarak köksüzleşmiş, Batı medeniyetine de tam uyum sağlayamamış (Artık ten renginden midir; az da olsa hacıyağı kokusu gibi üzerimizde kalan hafif (light) müslümanlığımızdan mıdır? bilemiyorum) yarım yamalak bir okumuşlar ve bürokratlar zümresine, medeniyet aidiyeti bakımından böyle yarım yamalak bir beşerî sermayeye sahibiz.
6.
“Yüksek edebiyat
için dilin yüzyıllar içinde işlenerek sanatçıya bu imkânı sunacağını”
belirtiyorsunuz. Bu düşüncenizi genişletirsek felsefe, sosyoloji, psikoloji
gibi alanlarda Türkçe çok yönlü imkânlar açısından yeterli mi? Günümüzde böyle imkânları
sunuyor mu Türkçe?
Ana hatlarıyla ifade etmeye çalıştığım sürecin
sonunda bayağı hırpalanmış bir Türkçe var elimizde ve genel okumuş kitlesi
neyin hırpalandığını veya kaybedildiğini de bilmiyor. Yapabiliyorsa Fransızca
yahut İngilizce üzerinden entelektüel taleplerini karşılıyor ve kök
medeniyetten daha çok uzaklaşıyor, daha çok Batılı ve dolayısıyla mutsuz
oluyor. Çok geniş bir kitle ise neyi kaybettiğini pek bilemediği için bunun
acısını çekmiyor, oraya ilgi de duymuyor. Batıyı tercümelerle okuyor ve bununla
yetiniyor.
7.
Dilin sağladığı
imkânları kullanmak açısından günümüz edebiyatını, felsefesini nasıl
görüyorsunuz?
Günümüzde yaygınlaşan sosyal medya iletişimi
olmadan önce bu soruyu sorsaydınız, iyi bir yolda olduğumuzu, akan suyun kendi
yatağını bulacağını söyleyebilirdim. Şimdi felsefe ve edebiyat söz konusu âleme
doğru kaydığını görünce ye’se kapılıyorum. Umarım geçici bir durum olur; yine
dergiler sıcak sıcak çıkar ve ruhumuzu ısıtır; makaleler, eleştiriler ciddi
tartışmalar doğurur; şarkıcılar, topçular, fenomenler değil de şairler,
felsefeciler, bilim adamları gündemi oluşturur.
8.
Gelişen
teknoloji, bilimde yapılan keşifler pek çok yeni kavram getiriyor ve
dolayısıyla yaşam şeklimizi de değiştiriyor. Bu da yeni bir ifade tarzı
gerektiriyor. Örneğin postmodern anlatılar dilin kurallarını, kullanım
biçimlerini, imlayı belli bir oranda bozuyor ya da yok sayıyor. Bu bozulmanın
bir amaca yönelik olduğu aşikâr. Yeni bir anlam ya da ifade alanı yaratmak ve
sanatlı bir metin ortaya çıkarmak için yapılan çalışmalar. Bir başka örnek de
şiirin matbu olmasının şiirin söyleyiş imkânlarını daralttığı yönünde olan
görüşler. Şiir matbu olduktan sonra dilbilgisi kurallarına bağlılığı doğdu
şeklinde. Bu yüzden onlar da kuralları göz ardı edebiliyorlar. Bu tip
bozulmalar, bilinçli bozmalar bir yenilik doğurur mu?
Yazı muhafazakârdır. İnsanlar, ilâhî emre
muhatap olduklarından beri konuşuyorlar, yani bir dile sahipler. Dil esasen
sesten veya yazıdan bağımsız bir şey, ancak onun iletimini doğal olarak sesle
yaptığımız için dil deyince aklımıza gelen esasen ‘konuşma dili’dir. Dilbilimi
de buna böyle bakar. Yazı çok yeni bir şey. Hele yaygınlık kazanması çok daha
yeni. Asıl yayılma ‘kağıt’ın yaygınlaşmasından sonra. Bugünkü durum ise 19.
yüzyıl sonrası ile ilgili. Konuşma dili hızlı değişen, dış etkilere daha açık
bir sistem. Yazı onu âdeta kafese sokuyor, zabturabt altına alıyor, sonra o
kafese ‘dilbilgisi’ diyor, onu kutsallaştırıyor. Oysa ‘dilbilgisi’ diye bir şey
yok! Yani benim, sizin ve onların Türkçesi hep bana, size ve onlara özgü. Bu
yüzden aynı olguyu anlatırken ben, sen ve o başka kelimelerle, farklı seslerle,
farklı vurgularla anlatıyoruz. Dilbilgisi dediğimiz, bir bilim adamının
gözlemleri ve sınıflandırmalarından ibaret. Gel-mek fiilinin şimdiki zamanı
dilbilgisinde geliyorum’dur. Ben ilkokula kadar hiç geliyorum
demedim, hep geliyon dedim. Siz geliyom, geliyen, gelirem,
gelîn, hatta celeyrum... demiş olabilirsiniz. Bana dilbilgisel
şekil olarak geliyorum öğretildi, hâlâ günlük konuşmada geliyom, geliyon
vs. diyoruz. Hatta geliyorum şimdiki zaman mıdır, geniş zaman mıdır,
gelecek zaman mıdır? Dilbilgisi nedir? Böyle belirsiz bir şey. Bilim adamları,
kurallar tespit edebilir, öğretebilir; bu, modern zamanların tek tip insan
yetiştirme amacına çok uygun. Eski dilbilgisi kitapları daha çok dinî metinlerin
doğru anlaşılmasını sağlamaya yönelikti sanırım. Şimdi sosyal medyada
bildiğimiz imla ve dilbilgisi kurallarını hiçe sayan, takmayan bir yöneliş var.
İletişim kurabiliyor muyuz? Elbette. Bir resim gönderiyorsunuz, sonra altına
“Ben” yazıyorsunuz. Bu ne demek, birçok şey olabilir de, biz bunu “İşte ben de
tıpkı böyleyim!” “Tıpkı ben!” gibi yorumluyoruz.
9.
Günlük konuşma
dilinin değişimi, dijitalleşme, sosyal medya dili, emoji kullanımı varlıkları,
kavramları, nesneleri algılayışımızda esaslı bir değişime sebep oluyor. Bunun
neticesinde düşüncelerimiz de değişiyor. Bunun müspet sonuçları olduğu kadar
menfi sonuçları olduğu da açık. Tanımlar, kavramlar ve algıdaki değişim
kültüre, yaşama, ilişkilerimize kadar yansıyor. Alev Alatlı bir romanında bunu toplumsal afazi olarak tanımlamıştı. Siz
buna katılır mısınız? Dildeki bu etkinin toplumsal bellek, hafıza ve ortak
kültür üzerinde yıkıcı bir etkisi olabilir mi? Dilin değişimi dilin canlılığından
geliyor ama onu, değişimin yıkıcı etkisinden korumak nasıl mümkün olabilir?
Tabii, Alev Alatlı toplumsal afazi
kavramını kullandığında sosyal medya oluşmamıştı. Onun toplumsal afazi
dediği, yukarıda bahsettiğimiz süreçler sonucunda ifade kabiliyeti zayıflayan,
klasik metinlerle irtibatı kopan bir toplumun dil durumunu tarif ediyor. Bu
hastalığımız tedavi edilmiş değil ve tedavisi toplumsal ve bireysel olarak acı
reçetelere, daha da önemlisi zamana ihtiyaç duyuyor. Sosyal medya dilindeki
kısaltmalar, emojiler vs. bu mecrada iletişim için yeni yollar anlamına
geliyor. Ben de aldığım bir mesaja cevap olarak memnuniyetimi, hoşnutluğumu
ifade etmek için “sevindim, mutlu oldum, memnun oldum, mütehassis oldum...” vs.
demek yerine bir gülen yüz emojisi gönderiyorum. Kısa ve hızlı. Bunu, o mecrada
yapıyorum. Ama sosyal medya dilinin felsefeci, bilim adamı, şair ve edebiyatçı
için son derece daraltıcı, fakirleştirici olacağını düşünüyorum. Sürekli sosyal
medyada olan bir adam felsefi bir metin, şiir yahut hikâye yazarken aynı kısır
ifade biçiminin içine düşmeyecek mi? Tabii, bütün dünyada gelecek nesiller
böyle bir anlatma ve anlama pratiği içerisinde yetişir ve artık mecazlarla
yüklü, uzun cümlelerden oluşan, sıfatlarla, zarflarla, göndermelerle bezeli bir
dili yorucu bulur ve zamanla anlamaz hâle gelirlerse bizim felsefe ve yüksek
edebiyat dediğimiz şeyi kim üretir, kimin için üretir? Bu felsefe, edebiyat
gibi ürünler müşterisiz metaya dönüşür, Hitit tabletlerinden farkı kalmaz.
Dil öğretimi konusunda ülkemiz eğitim sistemini nasıl görüyorsunuz? Yabancı dil eğitimi hepimizin malumu. Bunun yanında sınava yönelik, ezberci, yaşayan edebiyattan uzak bir yapıda anadilin öğretilmesi hususunda da nerede görüyorsunuz dil eğitimini?
Devletin yaptığı dil öğretimi, doğal olarak,
standart kabul edilmiş, edebî dil de denilen, kuralları kimi zaman birkaç
yüzyıl öncesinde belirlenmiş; konuşma dilinden, bazen anlaşmayı zorlaştıracak
kadar uzaklaşmış, bir dilin öğretilmesi işidir. Böylece aynı dilin farklı
biçimlerini konuşan bireyler, uzun bir öğrenim sürecinde ortak edebi dili veya
bizim standart dil dediğimiz biçimi yazmayı ve konuşmayı öğrenirler. Bu ortak
toplumsal kimlik için gerekli görülür. Bizim eğitim sistemimiz bu dili hakkıyla
öğretebiliyor mu? Benim cevabım, hayır! Öğretemiyoruz, dil bilinci, dil zevki,
dil zenginliği kazandıramıyoruz. Edebi dil dediğimiz dil, konuşma dilinden daha
geniş, daha derin, daha karmaşıktır. Bu dille felsefe, edebiyat ve bilim
yaparız. Öğrenci daha ana okulu seviyesinden bu dilin kuralları ve imkânlarıyla
karşılaşır, soyuttan somuta, düz anlamdan mecaza, terimlere açılır. Bunu
yapabilmek için de metinle karşılaşması, okuması, yazması, dilin imkanlarıyla
tanışması, kendini bu imkanları kullanma yolunda geliştirmesi gerekir. Ne yazık
ki, bizde çok uzun yıllardır sürdürülen çoktan seçmeli sınav sistemi eğitimin
bütün süreçlerine hâkim oldu, metin okuma, metni yorumlama, sonra da metin
üretme, yazılı veya sözlü olarak kendini ifade etme egzersizleri yapmadan,
yapamadan, müfredat gereği bazı dilbilgisi kurallarını ezberleyip, ki onlar da dershane
muallimleri tarafından hap haline getirilmiştir, fıstıkçı şahap gibi, böylece
onu entelektüel hayata sokacak, kendinden önce üretilmiş metinleri anlamasını
sağlayacak ve yeni bilim veya edebiyat eserleri üretmesine yetecek bir dil
donanımına sahip olmadan liseyi bitiriyor, üniversiteye giriyor. Bugün
üniversiteye başlayan gençlerin dil seviyesi, benim kendi gözlemim, acınacak
seviyededir. Bu seviye ancak sosyal medya iletişimine yetiyor. Bu yüzden lise mezunu
bir gencin söz dağarcığı Batılı yaşıtlarına göre çok fakir, okuma hızı
neredeyse yarı yarıya düşük. Demem o ki, ana dil öğretiminde durumumuz içler
acısı.
Peki yabancı dil öğretebiliyor muyuz? Bu
konunun uzmanı değilim. Ancak gözlemim, çok iyi okullarda ve destek eğitimlerle
bu işi başaranlar dışında çok geniş bir kitle bu konuda da başarısız.
Motivasyon, yeterli öğretmen ve eğitim materyali yetersiz. Büyük şehirlerde
nispeten iyi okullar olsa da başarı genelleştirilememiş. Yabancı dile maruz
kalma süresi çok düşük. Yine de, bilhassa büyük şehirlerde bazı okullarda ve
maddi imkânı olan ailelerde gençler, daha iyi bir gelecek endişesiyle, yabancı
dil edinebiliyorlar.
11.
Hazırladığınız
ve yayımlanan bir Yunus Emre seçkisi var. Yunus Emre Divanından Seçmeler. Yunus
Emre’nin Türkçe için karşılığı nedir? Bir söyleşinizde “Anadolu’ya yerleşen ilk
Türklerin edebiyat, felsefe yapmakta zorlandıklarını” belirtiyorsunuz. Bu
zorluk nedir?
Temel zorluk, Anadolu’ya yerleşen Türk
gruplarının, yani Oğuzların, Anadolu öncesinde gelişmiş bir yazı dilleri
olmamasıydı. Türklerin İslâm öncesindeki, yani Göktürk ve Eski Uygur
dönemindeki yazı dillerini biliyoruz; gelişkin, işlek bir dil. İslâm dairesine
girdikten sonra Eski Türkçe dediğimiz bu yazı dilinin devamı niteliğinde olan
Karahanlı dönemi Türkçesiyle başta Kutadgu Bilig olmak üzere önemli
eserler ortaya konulmuştur. Anadolu’ya yerleşen Oğuzlar ise kendi lehçelerini
yazı dili olarak kullanmamışlardı. Bunu büyük ölçüde konargöçer yaşama tarzına
bağlayabiliriz. Oğuzların bu özelliği sadece Anadolu’da değil, Ön Asya’da da
böyle. Yazılı dil geleneği bu konargöçer unsurlarda gelişmediği için
Selçuklu’da devlet dili, bilim dili ve edebiyat dili Arapça ve Farsça oldu.
Aynı kültürel statüko Anadolu’da da
sürdü. Ne zaman ki Moğol baskısıyla Selçuklu’nun yönetim ve kültür
statükosu yıkıldı, hâkimiyet Türk beyliklerine geçti; Türkçe, yani Oğuzların
Türkçesi kendine bir alan ve destek buldu. Halka telkinde bulunmak isteyen dinî
akımların da demografik durumdan dolayı Türkçeyi tercih etmesiyle Anadolu Türk
aydınları da yavaş yavaş Türkçeye dönmeye başladılar. Yunus Emre bunların
başında gelir ve belki en etkilisidir. Elimizdeki en eski bütünlüklü metinlerin
şairi olduğu, üslûbu ve içeriğiyle tesirini yüzyıllar boyunca sürdürdüğü için Yunus
Emre’yi Türkçenin gelişimi açısından önemsiyoruz. Onun edebiyat açısından,
tasavvuf açısından değeri ayrı bir bahistir.
Türkçenin günümüzdeki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkçeyi nasıl bir gelecek bekliyor?
Türk aydını 150 yılı aşkın bir süredir yoğun
olarak dil konusunu, Türkçe konusunu tartışıyor. Başlangıçta Türkçenin yazımı,
alfabe sorunuyla birlikte tartışılırken, bir adım sonra dildeki yabancı
unsurlar ve sadeleşme konusu tartışılmaya başlandı. Cumhuriyet döneminde alfabe
sorunu bir kanunla çözüldüyse de imla konusu daha uzun yıllar şöyle veya böyle
tartışıldı. 1980 sonrasında da imla tartışmalarının alevlendiği bir dönem
olmuştur. 1930’lar sonrası dil devrimi, güneş-dil teorisi ve tabii olarak dilde
sadeleşmenin ötesinde, dilde özleşme tartışmaları konuşuldu. Yeni üretilen
kelimelerin yapısı, dile uyup uymadığı çokça tartışıldı. 1990’lar da ise dile
giren yabancı (bilhassa Batı kaynaklı, İngilizce) kelimelerin sıklığı
tartışıldı, kitaplar yazıldı, dilin kirlendiği, bozulduğu öne sürüldü. Bu son
iddia birçok farklı kesim tarafından dile getirildi. Genç kuşakların bozuk bir
Türkçeyle konuştuğu, dilin elden gittiği iddia edildi. Ahh’lı vahh’lı, off’lu,
tüh’lü kitaplar yazıldı. Günümüze gelindiğinde, bütün bunların yanı sıra,
sosyal medya dilini, mesajlaşma Türkçesini, dildeki yavanlaşmayı da
konuşuyoruz. Bütün bunların ve başkalarının elbette toplumda bir karşılığı var,
yani anılan bu alanların hepsinde ‘sıkıntı’ diyebileceğimiz bir durum var. ama
bunların hiç biri günümüzde Türkçenin aslında en yaygın, en etkin dönemlerinden
birini yaşadığını da unutturmamalı. Vaktiyle Âşık Paşa da dâhil pek çok ilk dönem sanatçısının özür
dileyerek, kaba bularak, sıkıntı çekerek yazdığı Türkçe, bugün yüzbinlerce
dünya genci tarafından öğreniliyor, uzak yakın, çok çeşitli coğrafyalarda
gençlerin kariyer planlamalarında kendine yer buluyor. Şu anda Türkiye’de iki
yüz bine yakın uluslararası öğrenci eğitim görüyor ve bunların kāhir ekseriyeti
Türkçe öğreniyor. Kendi kültür havzamızda Türkçe popüler ve etkili dillerden
biri. Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde Türkçe ortak bir
iletişim dili gibi yaygınlık ve etkinlik kazanıyor. Roman, film ve diziler,
ekonomik ve diplomatik etkinlikler Türkçenin dünya çapında önemini artırıyor. Balkanlarda
ve başka coğrafyalarda Türkçe ortaöğretimde ikinci yabancı dil olarak
öğretiliyor. Başta doğal kültür havzamız olmak üzere birçok yerde Türkçe bilen
insanlarla karşılaşmak artık sık karşılaştığımız bir durum. Bunun yayında
Türkiye’nin öncülüğüyle kurulan Türk Devletler Teşkilatı, Türksoy, Türk
Akademisi gibi kuruluşlarda ortak iletişim dili Türkiye Türkçesidir.
Ülkemizdeki basın yayın hayatının canlılığı, Türkçe kitap sayısı, internet
ortamında Türkçe kaynak sayısı gibi hususlar Türkçenin canlılığını ve
enerjisini gösteriyor. Elbette bu canlılık ve enerji, Türkçeyi konuşan toplumun
enerjisinden başka bir şey değildir. Uzunca bir süredir olduğu gibi Türkçenin
yazımındaki birkaç sorun, gençlerin dil yeterliği, dilimize giren yabancı
kelimeler bizi rahatsız etmeye devam edecektir. İmla meselesi birkaç küçük
düzenlemeyle çözümlenebilir. İyi bir eğitim, gençlerin Türkçe başarısını
yukarılara taşıyacaktır.
Yabancı kelimelere bakışımız ise 1930’lar
sonrasının tasfiyeci anlayışından kurtulmak zorundadır. Kültürel temaslar,
dillerde etkileşimlere yol acar. Yabancı kelimeler kültürel, ekonomik ve siyasi
temasların sonucudur. Üretmediğiniz nesnenin, kavramın adını da alırsınız.
Böyle olmayan bir dil yoktur. Her kelimenin millî, her sözün yerli olması
gerekmez. Hepimiz ortak bir beşeriyet kültürünün parçasıyız ve insanlık
birbirinden bilgi alışverişiyle, nesne alışverişiyle gelişiyor. Özcülük, bir
tür entelektüel hastalıktır. Arapçaya, Farsçaya karşı tasfiyecilik bir hastalıktı,
İngilizceye, Fransızcaya karşı da öyledir. Kavramların ve nesnelerin adı
dilinizde varsa onu kullanırsınız; yoksa ödünç alırsınız. Daha iyisi nesneyi ve
kavramı kendiniz icat eder, adını da kendiniz verirsiniz. Kavram ve nesne
üretimi konusunda henüz başlangıç seviyesindeyiz. Tarlada tahılı, fabrikada
makinayı, Üniversitede bilimi ve felsefeyi daha verimli bir şekilde üretirsek
bu ürünlere ad koyma konusunda dilimiz yeterli ve zengindir. Hatırlayalım: Oğuz
geleneğinde önce bir genç kahramanlık eder, başarı kazanır, sonra Dede Korkut
gelir ad verirdi. Yine böyledir. Üretirsek ad veririz. Hanım hey!
[1] Kübra Özdemir, Atatürk
Döneminde Uygulanan 'Vatandaş Türkçe Konuş" Kampanyaları, 2021.https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/ET002991.pdf
[2] Suat Baydur, Dil ve Kültür, 1964, s.
108-110.


Yorumlar