Kayıtlar

Yunus Ne Hoş Demişsin!

Resim
Yunus, ne hoş demişsin! Büyük sanatçı ve düşünürlerin kendi çağları dışına taşabilen, sonraki yüzyılların insanları tarafından da anlaşılan, sevilen ve âdeta üretmeye devam edenler olduğu kabul edilir. Hemen her toplum böyle sanatçı ve düşünürlere sahip olmakla öğünür; güncel kültür hayatını onların eserlerine yaslanarak kurar; söylemlerinde onları kaynak ve dayanak gösterir. Bu, bizim için de başka türlü değildir. Türk kültürünün önemli isimleri sayalım dediğimizde ilk aklımıza gelenler arasında ise Yunus Emre vardır. Hayatı hakkında pek az mâlumata sahip olunan, günümüze sadece iki eseri gelebilen bir mutasavvıftır Yunus Emre... Peki onu diğerlerinden ayıran, bugünkü kültürel hayatımızın temeline yerleştiren hangi özelliğidir. Yunus Emre, yüzyıllar boyunca aynı şiddette okunarak ve tartışılarak mı günümüze gelmiştir? Bugünkü Yunus Emre algımız bir kurmacaya mı dayanmaktadır? Pek çok mezarı bulunan bu dervişin zihinlerimizde de ayrı ayrı yansımaları var mıdır? Beşir Ayva...

Amida, Eğer Sana Gelemezsem

Amida, Eğer Sana Gelemezsem (Roman üzerine okuma notları) “Amida, Eğer Sana Gelemezsem”, üçüncü baskısının arka kapak yazısına göre hikâyeci Özcan Karabulut’un ilk romanı imiş. Aynı yazı, romanda “Türkiye’nin son yıllarına, siyasal ve toplumsal değişikliklere derinden bir pencere açıldığını”, “yasak aşk, kimlik ve aidiyet sorunu ve siyasal çatışmalar”dan bahsedildiğini de söylüyor. Gerçekten de yazar bunların hepsini yapmayı başarmış. Esas olarak siyasal planda Kürt kimliği ve sorunu üzerine odaklanıyor. Çocuk işçiliği ve istismarı, başörtüsü meselesi de birincisi esas rolde, ikincisi yan rolde olmak üzere ele alınıyor. Arka kapak yazısında ifade edilen “can yakıcı roman” ibaresi, romanı okuduktan sonra bende çok anlamlı bir yere oturmadı. Yani romanı o kadar can yakıcı bulmadım. Her roman, bir sinema filmi gibidir. Çok kötü değilse, bittikten sonra insanın zihninde bir uğultu yaratır; can yakıcılık, uzun süreli bir etkinin adı veya niteliği olmalı. Bence bu roman, can ya...

Evliya Çelebi'nin Balkanları Sempozyumu ve Üsküp

Resim
Evliya Çelebi'nin Balkanları Sempozyumu vesilesiyle Üsküp ve Makedonya 2011 yılı büyük Türk seyyahı Evliya Çelebi'nin doğumunun 400. yıldönümü idi. Bu yıldönümü vesilesiyle yurt içinde ve yurt dışında pek çok toplantılar, sempozyumlar düzenlendi. Ancak, bu sempozyumların bazılarının bildiri metinleri ve bir iki genel kitap dışında, Evliya Çelebi ve seyahatnamesi ile ilgili kayda değer bir yayın yapılmadı. Yapı Kredi Yayınlarının son on yıldır, başta Seyahatname'nin bütünün yayımlanması, bunun dışında Robert Dankoff bazı çalışmalarının yayımlanması gibi önemli yayınları oldu. Bunlar takdire şayan yayımlardır. Dankoff'un Bilkent Üniversitesi sitesinde duran Seyahatname Bibliyografyası, bu alanda ne kadar çok yayın olduğunu gösterir. Yine de, bu yayınların pek çoğunun Seyahatnamenin etrafında dolaşan veya ondan seçmeler yahut parçalar aktaran yayınlar olduğu görülür. Benim kanaatim, Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi ile ilgili kurulacak bir merkez, bütün çalışmaları orga...

Dilbilimi Sohbetleri

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dilbilimi Bölümü olarak ' Dilbilimi Sohbetleri' başlığı altında, dilbiliminin, Türk dilbiliminin konularının ve sorunlarının, Türkiye ve dünya dillerinin konuşulacağı bir toplantılar dizisi başlatıyoruz. Edebiyat Fakültesinde sürecek olan bu toplantılara, konulara ilgi duyan bütün dilbilimci dostlarımız davetlidir. Bu toplantıların karşılıklı görüş alışverişi şeklinde geçeceğini, birikimlerimizi paylaşmak için sıcak bir zemin oluşturacağını ümit ediyorum. İlk sohbeti bizimle birikimlerini paylaşmak üzere Prof. Dr. Eser ERGUVANLI TAYLAN (Boğaziçi Üni.) ve Doç. Dr. Mine GÜVEN (Beykent Üni.) yapacaklar. Sohbetin konusu "Kip ve Kiplik" . Perşembe günü, saat 14.00'te, Edebiyat Fakültesi Kurul Odasında. Orada buluşmak dileğiyle.

Kimliklerin İfadesi: Türkler, Kürtler ve Başkaları

Hadi böl böl böl, biraz daha böl! İnsanlar, başka bir toplum tarafından genellikle nasıl tanımlanıyor? Elbette bu konuda ayrıntılı bir çalışmam yok, ama zihnimi şöyle bir yokladığımda insanların genellikle tabiiyetlerine, yani uyruklarına göre, yani tebası oldukları devletin ismine göre veya dinlerine göre tanımlandıklarını söylemek mümkün. Bizim için eskiden Müslüman-Gavur ayrımı din temelli bir kimlik tespitini ifade ediyordu. Bizim gavur dediklerimiz de bizi benzer şekillerde ifade ettiler. Osmanlı kimliği de tabiiyet ifade eden bir kimlikti. Biri Osmanlı Paşası, Osmanlı bürokratı, Osmanlı tüccarı vs. dediği zaman, etnik kökeni ne olursa olsun Osmanlı Devletinin tebası olan, vatandaşı olan bir kimse anlaşılırdı. Biz Fransız dediğimizde Fransa tabiiyetine sahip bir kimseyi anlarız; İngiliz dediğimizde de İngiltere tabiiyetine sahip olanı. Oysa Fransız kimliğini taşıyan kimse, Fransalı bir Breton, Bask, Katalan veya başka bir halka; İngiliz dediğimiz İskoç, İrlandalı, Galli gibi far...

Sezai Karakoç'tan Masal

12 Haziran 2011'in seçimleri bitti. Vaadler, projeler, övgüler, yergiler dindi. Kimi üzüldü, yerindi; kimi sevindi. Benim ise hatırıma Sezai Karakoç'un Masal şiiri indi: Masal Doğuda bir baba vardı Batı gelmeden önce Onun oğulları Batı'ya vardı Birinci oğul Batı kapılarında Büyük törenlerle karşılandı Sonra onuruna büyük şölen verdiler Söylevler söylediler babanın onuruna Gece olup kuştüyü yastıklar arasında Oğul yarınki masmavi şafağın rüyasında Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı Öcünü alsın diye kardeşini yolladı İkinci oğul Batı ülkesinde Gezerken bir ırmak kıyısında Bir kıza rastladı dağların tazeliginde Bal arılarının taşıdığı tozlardan Ayna hamurundan ay yankısından Samanyolu aydınlığından inci korkusundan Gül tütününden doğmuş sanki Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu Saçlarını güneş destelemiş Yıllarca peşinden koştu onun K...

Dilbilgisi Sorunları - İmla konuları

Hocam merhabalar, Öncelikle nasılsınız? :) Sizi birkaç dil bilgisi sorusuyla ilgili rahatsız ediyorum aslında. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapıyorum. Çoğunlukla TDK'ya bağlı kalmaya özen göstersem de, bazı noktalarda kafam karışıyor, sizin de fikrinizi almak istedim. Mesela şu şapka meselesi... :) Ben şapkasız versiyonu ayrı bir anlama gelmeyen sözcüklere şapka koymuyorum ama acaba doğru mu yapıyorum? Yani 'hâlâ'yı şapkalı kullanıyorum ama 'hikaye'ye yahut 'rüzgar'a şapka koymuyorum. Fakat bir yandan da okumayı kolaylaştırmak için koymam gerektiği hissine de kapılmıyor değilim. :) Sizce ne yapmalıyım? (Bir de i üzerindeki şağkalar var: resmî, askerî vs... bu konuda da emin değilim tabii.) Bir diğer mesele de şu: TDK'nın yazım kılavuzunda kurum ve kuruluş isimlerinden sonra gelen eklerin kesme işaretiyle ayrılmaması gerektiği yazıyor. Türk Dil Kurumunun derken böyle yazmak gerekiyormuş yani ama bu hiç alışık olmadığımız bir uygulama. Türk Dil...